Ana sayfa » Nevart, Sanat

Engin Çoban ile Röportaj

Gönderen kişi | 12 Kasım 2008 – 11:54 Bir yorum var

Engin ÇOBAN: “fark etmek” resim sanatının tılsımlı sözcüğü bu olsa gerek.

Resme yönelişinizin ve ardından gelen bu başarınızın kısa öyküsünü dinleyebilir miyiz sizden?

Yönelişim öncelikle resim sanatına olan gereksinimimden, bir muhtaçlıktan, bir sızıdan doğdu; aslında doğmak da bunun tam karşılığı değil, belki bir yatışma ihtiyacı da denebilir buna. Her ne kadar dış dünyada meydana gelen büyük değişimler, kargaşalar ve karmaşalar algımızı pencerenin dışına çevirse de sonuçları iç dünyamızda yankılanıyor. Ve zamanla bu iç çalkantılar, yatışma, durulma arzusu dış dünyada algılayıp derinlemesine hissettiğiniz gözlemleri hissettiğiniz ölçüde yansıtmaya başlıyorsunuz. İşte bu noktada yöneliş başlıyor. Resme yoğun bir istek duymaya başladığınız anda bazı kararlar veriyor, öncelik sıralamanızda değişikliklerin olduğunu fark ediyorsunuz. Evet, “fark etmek” resim sanatının tılsımlı sözcüğü bu olsa gerek. Etrafında olup biten her ne varsa fark etmek; kendi hikâyenin peşinde olmak, isteklerini, arzularını tanımak ve kendine dair, hayata dair bir geçmiş yakalama çabası, ancak mutlak olan bir şey var ki resme yöneliş kişisel olarak benim için hala devam eden ve bitmeyecek bir süreç. Benim de her çocukta olduğu gibi küçük yaşlardan itibaren başlayıp, Güzel Sanatlar Eğitim Fakültesinde yoğunlaşan bir terbiye süreci. Algımın, görme kabiliyetimin, çizim eğilimimin sürekli yenilendiği bir gelişim devresi olarak da tanımlayabilirim bu geçmişimi. Ancak daha öz’e ulaşamadığım için buna “özgeçmiş” diyemeyeceğim. Hala
onunla meşgulüm. Öz’ümü anlamaya, ona ulaşmaya çabalıyorum. Bunun içindir ki kendimde sanata ve öz’üme dair çok net, hissedilebilir başarılar sezmede zorluklar çekiyorum. Başarının tanımlaması eser verme, bir şeyler ortaya koyma, alkışlanma, hissettiklerinin hissedilebilir olmasıysa eğer, bundan kendime bir pay çıkarmıyorum bu bağlamda, belki doğru yerlerde doğru insanlarla birlikte olduğumu söyleyebilirim. Bu kısa öyküme binaen yinelemekte fayda olduğunu düşündüğüm en temel yaklaşımım resim yapma isteğimin her an devam etmesidir. Ancak bu istek çok uzun solukludur ve gerekli olan izlenimlerimin ardı arkası kesilmez,
oysa eser ortaya çıktıktan sonra duyduğum haz kısa ve ölçülüdür. İnsanın ruh dünyasında hiçbir başarı yoktur ki iradesini yatıştırabilsin ya da belli bir biçimde olması gerektiği yerde durmaya zorlayabilsin. Öz’ünü sadelikten kopardığımız her şeyde olduğu gibi kendini belli bir konumda görmek, soysal çevrenin üzerinde hissetmek günümüzün çok popüler tanımıyla “Aydın” olarak tanımlamak, bir sanatçının sanatçı kimliğine en büyük ihanetidir. İşte bundan ötürü, sanatı benliğin ve bireyselliğin boyunduruğu altında bıraktığımız; estetik dünyamızı da, bizi sıkıştırıp duran umutlara, acı çekmemize yol açan maddi isteklere bağladığımız sürece, ne durup eser vermek ne de sanata katkı sağlamak söz konusudur.

Çalışmalarınızda kendinize örnek aldığınız ekol isimler var mı?

Resim sanatı adına ülkemizin önde gelen değerlerinden Prof.Dr. Ali Boğa ve hala ülkemizde kıymeti anlaşılamamış ve anlaşılacağa da benzemeyen, ancak ünü dış dünyada bizi utandıracak biçimde duyulmuş Prof. Dr. Memduh Erkin’in ellerini hep üzerimde hissettim. Düşünebilen ve etrafında olup biten her ne varsa bunların farkında olan, acı çeken, önemli değerlerle beraber olmanın lez-zetini ve nimetini tattığımı anımsıyorum. Resim sanatı adına ülkemizde Cumhuriyet öncesi ve sonrası sanatçılarından çok takdir ettiğim büyük dâhilerin olduğunu söyleyebilirim. Türk sanatı adına, Şeker Ahmet Paşa, Hoca Ali Rıza, Halil Paşa, Sultan Abdülmecit Efendi, Matrakçı Nasuh, Hüseyin Zekâi Paşa, Osman Nuri Paşa, Ferik İbrahim Paşa gibi önemi ressamların eserlerinden büyük haz alıyorum. Bunun yanında bir dönem saray ressamlığı yapmış Fausto Zonaro ve dünya sanatının köşe taşları olan, Van Gogh, Rembrant ve Egon Schiele’in eserlerinde bambaşka duyular seziyor, hayranlığımı gizleyemiyorum.Dehanın sınırları zorlayan Leonardo Da Vinci’nin eserlerinde sanatçının çektiği acıları hissetmek çok zor gelmiyor bana, Salvador Dali’nin eserlerinde sanatçının hayal gücünün sınırlarını belirlediğini, “Sürrealizm adına yapılacak olan ne varsa yaptım ,buyurun izleyin” dediğini duyar gibi oluyorum.

Resimlerinizde konu aldığınız belli temalar var mı? Çalışmalarınızı besleyen kaynaklardan bahsedebilir misiniz?

Benim sanat dünyamın odağında insan var. Dolayısı ile konularım ağırlıklı olarak günlük yaşantılardan, geçmişe dair enstantanelerden izler taşır. Zira geleceğe ilişkin düşüncelerin çekiciliği, bize dokunmadıkları ölçüdedir. Buna karşın yaşam hiçbir zaman güzel değildir; güzel olan, yaşam üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece. Saf düşüncenin geçmiş üzerindeki egemenliği; bu iç hesaplaşmalar resimlerim üzerinde daha kolay görülebilir. Bunun yanında insan portreleri ve ayrıntıları, görebilme ve böylece düşüncelerinin ne kadar bağımsız olduğunu açıkça ortaya koyabilme çabasındayım. Günlük hayatın endişeleri ve istekleri yüzünden karmakarışık ve anlaşılmaz hale gelen duyguları ile sadeliğe erişmiş ve yaşamın acı izlerini bedeninde taşıyan figürler, kişilikler beni akıl almaz bir biçimde cezbediyor. Dünyaya çok fazla şeye sahip oldukları halde, çok az şey verenler ve bunu gösteriş kokulu gizli arzuları için yapanların yanında öyle insanlar vardır ki, çok az şeye sahiptirler ve sahip olduklarını büyük bir cömertlik içerisinde paylaşırlar. Bir hamalın ıstırap içinde belini bükmesi ve taşıdığı yüke verdiği geçmişi geleceğini görürsünüz ve bu acı onun doygunluğudur. Bunda bir erdem veya sevinç aramaz. Benim fırçamda bu verme hissi bir nebze olsun dile geliyor, buna çabalıyorum. Düşünün ki kendisinde acı ve mutluluğu aynı anda sezen bir bakırcı, bunu bir tuvaldeki birkaç renk cümbüşü ile yansıtılmayı hak ediyor. Sonuç olarak resimlerimde renklerle oynuyor, ışığın gün içindeki değişimlerini yakalamaya gayret ediyorum. Modern sanatın soyut anlatımlarının çok fazla ilgimi çekmediğini söyleyebilirim.

Türkiye’de resim sanatının gelişimini ve bugün durduğu noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Resim sanatı, hiçbir zaman bir kesimin yanlı düşüncelerini yaşam biçimini dile getirmez. Resim sanatının dile getirdiği şey, bütün sosyal biçimlerin iç özü ve kendinde varlığıdır; yani gerçekliğin ta kendisidir. Bundan ötürü, resim sanatını belli bir kitlenin, şu ya da bu düşüncenin iç rahatlığını dile getirdiğini düşünmezsek, günümüz Türkiye’sinde sanatın tüm kollarında olduğu gibi resmin de derinden bir yozlaşma içerisinde olduğunu söylemek çok acımasız bir düşünce değildir. Resim sanatında dile gelen şey, her çeşit düşünsel dürtünün ve ideolojinin dışındaki genel ve bir o kadar soyut özdür. Ancak mevcut şartlar içinde bir kesime var olan resim sanatının bir başka kesim için yok olarak görmek zor değildir. Bunun yanında başkalaşım ve bir makine edasıyla sadece maddi, bir o kadar da sanatçıların kişisel kaygılarıyla sürekli aynı nokta etrafında dönüp durduğumuzu söyleyebilirim. Sanatçı olmayı bir sorumluluktan çok mükâfat olarak algılayan günümüz sanatçıları, sanat eğitmenleri ve sanat öğrencileri bu sorumluluğu yerine getirmeyi bırakın, bir yana anormal olan tüm davranışları normalmiş gibi yansıtmak için büyük bir çaba sarf
etmektedirler. Eserde farklılıklar ortaya çıkarmaktan ziyade egolarını sıra dışı davranma çabası ile ifade etmekte bu yolla sanatçı olunabileceğini düşünmektedirler. Yani bir başka deyişle, sanatçı eserinin önüne geçtiği sürece sanatsal gelişmişliğini tamamlayamaz, düşüncesi günümüz Türkiye sanatında kendini göstermektedir. Bununla beraber sanatın bir devlet politikası olarak planlanmadığı ve desteklenmediği ülkemizde estetik ve sanat dünyasında belli bir konumu hak eden ancak bu hak üzerinde hak iddia etmeyen doygun sanatçılar maddi, manevi sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyetin ilk yıllarında planlı bir destek süreci yaşayan resim sanatının gelişiminin uzun yıllardır devam eden siyasi, ekonomik, sosyolojik çalkantılarla bir duraklama ve tekrar sürecine girdiğini görmemek için oldukça iyimser olmak gerektiğini düşünüyorum

Bir ressam olarak ülkemizde ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsunuz? Yaşadığınız en büyük sorun nedir?

Henüz kendime ressam sıfatını uygun görmüyorum ve bu sıfatın kolay elde edilemeyeceğini düşünerek eser veren meslektaşlarım arasında bu sıfatı kendilerine uygun görenler varsa da onlara katılmıyorum. Bu çok uzun bir yol; bu ülkenin sanatçıları olarak geçmiş sanat kimliğimize ve dünya sanatına baktığımız zaman daha çok çaba sarf etmemiz gerektiği düşüncesini savunuyorum. Kişisel olarak savunduğum bir gerçek, sanatta derinlik gerçeğidir ki bu gerçeğe katkısı olan değerlerin başında sanatçının tahammül etmesi gereken acı ve sıkıntılar bulunmaktadır. Bir sanatçı eğer sıkıntı çekmiyor, acı ile yoğrulmuyor ise o sanatçının eser üretmesi düşünülemez. Bakınız dünya sanatının geçmişine, duvar resimlerinin ortaya çıkış biçimine, Rönesansa ve oradan sırasıyla irdeleyerek sanatın mazisine, modern zamana gelin; her sanatın, her sanatçının, her akımın geçmişinde ıstırap ve acı var. Günümüz Türkiye sinde hangi sanatçının yaşam hikayesinde Van Gogh’un yaşadığı sıkıntıların örnekleri var merak ediyorum. Beklentilerinizin ne olduğu çok önemli burada. Ne kadar az beklenti içerisine girerseniz karşılığı o nispette çok oluyor. Tuhaf ama ters bir orantı var sanatta. Bu dünde böyleydi ,bu günde böyle, sanıyorum gelecekte de böyle devam edecek. Ancak bu karşılıksız estetik kaygı ve eserinden menfaat beklememe sosyal, toplumsal ve devlet kademelerinde mutlak karşılığını bulmalıdır ki eser verme düşüncesiyle çaba sarf eden sanatçıların karşılaşacağı engeller aşılabilsin.

Bu alana yönelen veya ilgi duyan okurlarımıza, gençlere önerileriniz neler olurdu?

Şunu söylemeliyim ki, insan duygularının ve iradesinin en derin sırlarının keşfedilmesi ve estetik duyarlılığın geliştirilmesine katkı sağlamak bir Ressamın gerçekleştireceği en temel iştir. Ressamın çalışması, burada her yerdekinden daha bağımsız, daha kendiliğinden, daha zor ve bilinçsizdir. Burada gerçek bir sezgi söz konusudur. Olumlu ya da olumsuz gözlemlerin, yani derinliğin, sanatın her alanında olduğu gibi, resimde de en büyük etken olduğunu düşünüyorum. Çünkü ressamın anlatmaya çalışacağı şey, insanın en iç ve en derin halidir. Resim bunları formülü olmayan bir dille anlatır. Bu bakımdan, ressam yumurtadan çıktığı zaman hakkında hiçbir fikri olmadığı halde uçma yeteneği üzerindeki şaşırtıcı bilgeliği ile davranışlar sergileyen bir kuşa benzer. Algı, görme yeterliliği ve çizim eğilimi üzerine uzun ve yeterli bir eğitim sürecinin ardından çizer sıfatı kazanan bireyin bekleyeceği tek şey ilhamdır. Yani şunu söyleyemezsiniz: Resim yapmanın ,eser ortaya koymanın formülü şöyledir. O içsel bir sonuçtur, siz bu sonuç öncesi gerekli hazırlıkları yapabilir kendinizi hazırlayabilirsiniz. Sonrasında sanatçıya beklemek ve hissetmek düşer. O andan sonra artık, bu sanattan zevk duymanın en tatlı bir haz olduğunu söyleyebilir ve bu lezzetin tadılmasını önerebilirim.

Çalışmalarınız ve açtığınız sergiler hakkında bilgi alabilir miyiz?

Sanatsal anlamda kısa bir geçmişe çok şey sığdırmaya çaba sarf ettim.En büyük zevkim yaptığım resimleri değer bulacağı yerlere hediye edebilmek. Tabi bu her zaman mümkün olmuyor. Çorum, İstanbul, Ankara gibi şehirlerde açtığım kişisel sergilerimin yanı sıra yurt içinde ve dışında bir çok karma sergiye dahil oldum. Bunun yanında sayısını hatırlamıyorum ama birkaç dönemdir kabinede bulunan bakan, milletvekili, bürokrat, siyasi, İş adamı gibi kişiliklerin portre çalışmalarını yaptım. Kurgusunu “Kavramsal Sanat” adına özgülediğim ve hemen hemen tüm Türkiye’de gerçekleştirilen “Yaşanılabilir Bir Dünya İçin Üçüncü Göz” adlı Enstalasyon sergileri açtık. Halen devam eden çeşitli sanatsal organizasyonların içinde bulunuyorum. Zaman zaman Ankara’da profesyonel sanat ve güzel sanatlar fakültelerine hazırlık eğitimi veren Nevart Sanat ve Tasarım Akademisi’nde derslere girmekteyim. Tüm bunların dışında yoğun bir biçimde ürün tasarımı yapıyor ve Türk Teknoloji ve Tasarım Derneğinin Uluslar arası Tasarım Direktörlüğü görevini yerine getiriyorum.

Sanatsal geçmişinize dair bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Uzun bir zamandan beri resimlerimde imza kullanmıyorum. İmza yerine parmak izi bırakıyorum. İsmimden çok resmimin kendisinin öne çıkmasını istiyorum. Ankara Emniyet Müdürü Sayın Ercüment Yılmaz Beyin portresini çalışmıştım. Bir yemek münasebetiyle Ercüment Bey ile aynı masada beraberdik. Uzun süre onun kim olduğunu anlamaya çalıştım. Tanıyordum ama çıkaramıyordum. En sonunda yaptığım resimdeki hafiften eğri duran apoletlerinden hatırladım ve polis veya asker olabileceğini söyledim. Uzun süre gülmüşlerdi. Oda resmin ressamının kim olduğunu merak ettiğini, imza olmadığı için parmak izinden çıkaramadığını söylemişti. Bir de sanırım Bakanlarımızdan biriydi, resmini yaptırmışlardı, resmi bitirip göndermiştim, Hediyeyi götüren kişi resmi bana geri getirip resim üzerinde parmak izi kaldığını mümkünse bunu silip silemeyeceğimi sormuştu.

Bir yorum var »

Bir yorum yazın

Add your comment below. You can also subscribe to these comments via RSS

Aklınızdan geçenleri söyleyin...

You can use these tags:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong> 

This is a Gravatar-enabled weblog. To get your own globally-recognized-avatar, please register at Gravatar

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.